Neden Kooperatifçilik?

Küresel gıda sistemi ve kooperatifleşme gerekliliği

Özellikle son yarım yüzyılda diğer tüm üretim alanları gibi gıda endüstrisi de küreselleşerek ciddi ölçüde ucuz hammaddeye, zehirli kimyasal girdilere ve makinelere bağımlı hale getirildi. Gücü gittikçe artan bir avuç küresel şirketin tekelindeki küresel gıda sistemi, kendi çıkarı gereği dünya halklarını açlığa ve sefalete sürüklemekte. Zehirli girdilere dayanan endüstriyel tarım sistemi, bir yandan üreticiyi kendisine bağımlı kılarken bir yandan da doğaya ve onun bir parçası olan insana ölümcül veya geri dönüşü olmayan zararlar veriyor. Tüketicinin, gıda üretimi süreçlerine olan ilgisizliği ve kopukluğu, kimyasalların ve katkı maddelerinin gittikçe daha yoğun kullanımıyla sonuç buluyor. Bunun paralelinde hastalıkların artışı; tarım kimyasallarının doğaya verdiği zarar; yerel gıda üretiminin üzerinde kurulan ölümcül baskı; bir yanda açlıkla boğuşan halklar varken diğer yanda muazzam bir israfın son derece normal karşılanması gibi örnekler gidişatın akıldışılığını ortaya seriyor.

Böylesi bir konjonktür elbette birdenbire ortaya çıkmadı. Gıda sisteminin dönüşümünün bir momenti olarak düşünebileceğimiz mevcut durum, küresel çapta yaşanan bir takım süreçlerin bir izdüşümü olarak okunabilir. Kamu kaynaklarının tarımsal sistemi koruma ve lojistik ağını organize etme süreçlerinden çekilmesi, küresel gümrük tarifelerinin asli belirleyen haline gelmesi, tarım-gıda sektöründe şirketlerin ve genel itibariyle şirket modelinin hâkim hale gelmesi, kamunun bu süreçte piyasayı şirketler lehine düzenleyici bir aktör olarak kendini sınırlandırması ile sonuçlandı. Böylece üreticiler ve tüketiciler, devletin, şirketlerin çıkarlarını korumak amacıyla oluşturduğu kurallar çerçevesinde şirketlerle baş başa kaldı. Yaşanan bu süreç küresel bir olgu olarak karşımıza çıkarken, Türkiye'de benzer bir süreci kendi özgün dinamikleri ile yaşamakta. İşte böylesi bir konjonktür, Gezi sonrası başka saiklerle bir araya gelmiş mahalle forumlarında bir arada durmaya çalışan insanları gıda meselesine yönelten asli unsurların başında geliyor.

İstanbul'un en kalabalık ilk 15 ilçesinden biri olan Kadıköy, yaklaşık 500 bin kişinin yaşadığı ve sosyo-ekonomik yapısı birçok farklılığı içinde barındıran bir ilçe. İlçenin ismiyle özdeşleşmiş olan tarihi merkezi ise son zamanlarda sosyal, politik, kültürel ve entelektüel ilgi odağına dönüştü. İlçenin kendine özgün politik ve sosyal dinamikleri, özellikle Gezi direnişi sonrası kendini daha fazla görünür kıldı, güçlü forumlar, işgal evleri, dayanışma pratikleri, kültürel topluluklar, yeni politika denemeleri ilçede filiz verdi.

Kadıköy Kooperatifi'nin Doğuşu

Kadıköy Kooperatifi de bu iklim içerisinde ortaya çıktı. 21. yüzyılın farklı türde örgütlenme pratiklerini çağırmasına ve Türkiye'de kooperatifçilik denilince akla genellikle olumsuz örnekler gelmesine rağmen neden kooperatif modeli seçildi ve bu model nasıl bir özgünlükte inşa edilecekti?

Türkiye'de kooperatifçiliğin uzun bir geçmişi ve ciddi bir tarihsel mirası bulunuyor. Ancak bu miras 80 sonrası tarım, kalkınma ve özelleştirme politikaları ile kesintiye uğradı. Yapı kooperatifçiliği özelinde yaşanan yolsuzluklar ve güvensizlikler, köy kalkınma kooperatiflerinin yaşadığı baskılar ve sonuçta bu kooperatiflerin çoğunun bir tür tabela kooperatifine dönüşmesi, tüketim kooperatiflerinin süpermarket temelli gıda tedarik sistemine alternatif olabilecek güçte bir fark yaratamaması; süpermarketleşme karşısında tutunamaması ve başkaca birçok faktör kooperatiflerin toplumda itibarsızlaşmasına sebep oldu. Aynı zamanda, mevcut kooperatifçilik yasasının da kooperatifleri bir tür şirkete dönüştürmüş olması bu itibarsızlaşmaya ciddi bir katkı sağladı.

Ancak yakın geçmişte kooperatifleşmeye dair bu algı karşısında farklı yerlerde çeşitli başarılı örnekler ortaya çıktığını gözlemledik. Özellikle tarım ve gıda alanında ortaya çıkan kooperatif deneyimleri, tarım ve gıdada yaşanan krizle birlikte ele alındığında kooperatifçiliği bir alternatif olarak yeniden gündeme getirdi. Kolektif çalışmayı ve dayanışmayı pekiştiren, güven ilişkilerini tesis eden, ortaklarının ve toplumun çıkarlarını koruyan ve geliştiren bir örgütlenme modeli olarak kooperatifçilik, tarım, gıda, ekoloji alanlarında ve farklı sektörlerde kolektif işletme deneyimleri olarak tartışılır hale geldi. Bu tartışma iklimi, Kadıköy Kooperatifi somut ve kurumsal bir deneyim haline gelmeden önce, ilgimizi çekmeyi başardı ve bizleri gıda konusunda bir inisiyatif olmaya sevk etti. Bu noktada önemli dönüm noktalarından bir tanesi de Kooperatifleşme Atölyesi oldu. Bu atölye tartışma metinlerinde kooperatif örgütlenme modeline yönelik olası yaklaşımları ve gelecek perspektifine dair beklenti ve tahayyüllümüzü ortaya koymuş olduk.

Kooperatifçilik ve Kooperatifleşme Atölye Raporu

Kadıköy Kooperatifi tarafından 10 Haziran 2017 tarihinde Kadıköy'de Osmanağa Mah. Sosyal Dayanışma ve İletişim Derneği (SODİD)'de "Kooperatifçilik ve Kooperatifleşme" başlıklı atölye çalışması gerçekleştirdi. Yaklaşık üç saat süren atölyeye İstanbul'un çeşitli ilçelerinden yaklaşık 50 kişi katıldı.

Üç gruba ayrılarak ele alınan tartışmaların raporu şu şekilde oluştu:

Kooperatif ve Kooperatif Hareketi Neden Gereklidir?

Küresel gıda krizinin her yerelde ortaklaşan ve kendine özgü yanlar barındıran etkileri görülüyor. Şirketlerin ve şirket mantığıyla çalışan devletlerin egemenliğindeki gıda sistemi gıdanın üreticisinden taşıyıcısına ve son tüketicisine toplumların çoğunluğunun yaşam şartlarını zorluyor. Giderek zorlaşan şartlara karşı örgütlenme çabasının bir yandan tarım arazilerinin şirketlerin tasarrufuna sevk edilmesini engelleyen, tarım arazilerindeki mevcut ve planlanan tüm monokültür temelli üretim teknolojilerine karşı tohum, ilaç ve gübre gibi girdileri kapsayan şirket egemenliğindeki teknolojilere karşı başka bir insan-doğa ilişkisini kurmamız gerekiyor. Öte yandan son tüketiciler olarak ne yediğini ve ne tükettiğini bilme hakkının, güvenilir, erişilebilir ve adil gıda için örgütlenmenin en önemli ayaklarından biri olduğunu unutmamak, gıdanın nasıl ve kim tarafından üretildiğinin kamusal iddiası olan özne ve kurumların inisiyatifinde olması gerektiği iddiasıyla hareket etmek gerekiyor.

Kooperatif ve Kooperatif Hareketinin Olası Sınırları

Tüketim ve üretim ilişkilerini dayanışma temelli bir örgütlenme ile dönüştürmek ve geliştirmek kooperatifleşme hareketinin temel hedefi olsa da mevcut ve olası sınırları göz önünde bulundurmak gerekiyor. Bu sınırlardan biri üreticilerin üretim süreçlerine, kendi ürünlerine hatta giderek üretirken kullandıkları araçların bir kısmına yabancı hale gelmesi. Köylülerin çoğu geleneksel tarım yöntemlerini unutmuş durumda. Kullandığı ilaçların doğru ve gerekli olduğuna ikna olan önemli bir çoğunluk var. Öte yandan Türkiye'de hala bilge köylü tarımı yapan üçte birlik bir kesim de var. Tüketicilerin örgütlülüğü ile çiftçilerin örgütlenmesi paralel gittiği sürece bilge köylü tarımı ekseninde bir üretici örgütlülüğü gelişecek gibi gözükmektedir. Tüketicilerin kooperasyon temelinde örgütlenmesi çiftçilerin örgütlenmesinin garantisi olmasa da tetikleyicisi olacaktır. Ancak dikkat edilmesi gereken üretici ve tüketici örgütlenmeleri arasındaki karşılıklı inisiyatifin bir taraftan diğerine kaynak aktarımından ibaret görülmemesidir. Çiftçilerin örgütlenmelerini ancak kendi öz sermayeleri ile yaratmalarını teşvik edecek yöntemler bu yapıların devamlılığını sağlayabilir, yabancılaşma olarak tespit ettiğimiz sorunları çözmeye çalışırken aynı hataları tekrar etmemize engel olabilir.

Gıdanın güvenliği ile ortaya yepyeni bir sektörün çıkması üretim ve tüketim ilişkilerini dönüştürmüş, gıdanın nasıl üretildiğine dair beklentilerimizi değiştirmiştir. Tükettiğimiz gıdanın temiz ve doğal olduğuna emin olmak için organik ürün etiketlerine, ambalajlardaki özel laboratuvar veya bakanlık onaylarına dikkat eden bir tür tüketici alışkanlığı oluşmaya başladı. Öte yandan sertifikalar, diplomalar, belgeler küçük üreticinin kaldıramayacağı maliyetler yaratan bu yeni sektörün ayakları. Eğer tüm bu sektörel faaliyetlere rağmen güvensizlik hüküm sürüyorsa güven ilişkisini başka bir yerden kuracak başka bir ilişki biçimini bu alışkanlıkların ve yükümlülüklerin yerine geliştirmemiz gerekiyor. Doğal bilge köylü tarımını destekleyen, üreticiye emeğinin karşılığını veren bir örgütlenme biçimini geliştirirken bu sınırları göz önünde bulundurmamız gerekiyor.

Bilge köylü tarımı ile üretim yapan üreticilerden son tüketiciye ulaşan ürünlerin fiyatlarının -organik etiketli ürünlerin olmasa da endüstriyel yöntemlerle üretilen ürünlerin- piyasa fiyatlarının üzerinde olduğu aşikâr. Bu gerçek, doğal gıdanın erişilebilirliğini an itibariyle orta ve üst sınıf tüketiciyle sınırlıyor. Dolayısıyla bu sınırlar henüz gelişme aşamasında olan gıda temini üzerine çalışan inisiyatiflerin yayılma ve genişlemesini belirli ölçülerde etkiliyor. Doğal ve adil gıdaya erişimin toplumda gücü sınırlı olan kesimlerin hakkı olduğunu kabul ederek yöntemlerimizi geliştirmeliyiz.

Kooperatifleşme oluşum ve girişimlerinin iç işleyişlerine dair gönüllü ve profesyonel başta olmak üzere ortaya konan emeğine niteliğine yönelik bazı sınırlar gözükmekte. Gönüllü emek, karşılıklı sorumluluk üzerinden verimli sonuçlar alsa da gündelik hayatın zorunluluklarının getirdiği sınırları aşmakta zorlanıldığı da bir gerçek. Belirli aşamalarda bunu aşmak için gönüllü emeğin önemini azaltmayacak ve profesyonelleşmenin getirebileceği sorunları engelleyecek istihdam yöntemleri geliştirmek kooperatifleşmenin dayanışma ilişkilerini geliştirmesine de katkı sağlayacaktır. Ancak istihdam imkanlarının adil ve insani çalışma koşullarını sağlayacak şekilde geliştirilmesi gerekecektir. Bir diğer örgütlenme için sınırlardan biri de farklı siyasi yaklaşımların kooperatif çalışmalarının üzerinde tahakküm kurma ihtimalidir. Her yaklaşımın ortaklaşabileceği karar alma mekanizmalarını geliştirecek örgütlenme yöntemlerinin kooperatifleşme çabalarının karşılaşabileceği sınırlara karşı dikkatli olması gereken konulardan biri olarak gözükmektedir.

Kurumsallaşma

Kooperatifleşmenin bir diğer aşması gereken zorluğu ise kurumsallaşmaya dönük adımlara dönük engeller. İnisiyatif alan gruplar kooperatif veya kolektif prensipleriyle çalışma yürütseler de resmi bir kooperatif kurma konusunda yasal mevzuatların getirdiği bürokratik ve mali yükümlülüklerin insanları adım atma konusunda çekinceye sevk ettiği bir gerçek. Geçmiş ve mevcut kooperatif deyimleri ile ilişkilerin güçlendirilmesi, yasal mevzuatların ve mali yükümlülüklerin detaylarının cesaret kırmadan karşılıklı aktarımı burada önem taşıyor. Öte yandan tecrübe aktarımı önemli olmakla birlikte kooperatifleşme çabalarının devamlılığını sağlamak ve uzmanlaşmanın ve bilen-bilmeyen geriliminin önüne geçmek için sorumluluk paylaşımı ve iş bölümünde rotasyon gibi yöntemlerin teşvik edilmesi bir başka gereklilik.

Kooperatif Örgütlenmesinde Mevcut ve Olası Yöntemler

Ekonomik Model

Lojistik ağını ortaklaştırmak kooperatifleşmenin ekonomik modelini geliştirmesinde önemli bir adım olabilir. Aracıları azaltmanın bir adım ötesine geçerek nakliye ve depolamayı çözecek kooperatifleri veya ortak kooperatif stratejileri geliştirmeyi düşünmek gerekecektir. Siparişlerin ortak ve üreticilerin üretim planlamasına belirsizlikler içinde başlamalarından önce verilmesi, ortak depo kullanımı hatta ürünlerin piyasa dolaşımına girmeden dayanışma ekonomisinin içerisinde dolaşabileceği kooperatifler arası bir takas sistemi üzerine kafa yormak geleceğe dair gerçekleştirilebilir hayaller olarak gözükmektedir.

Bunun yanında ihtiyaçların birlikte belirlenmesiyle neyin gündelik ve acil neyin tali ihtiyaç olduğu üzerine düşünülebilir ve lüks ürünlere daha fazla katkı payı eklenebilir. Orta ve üst gelir grubuna yönelik sayılabilecek ürünlerin üzerine daha fazla kooperatif payı eklenebilir. Kimi kolektif girişimler prensiplerini içerisindeki ekolojik tüketim ilkesini esneterek ürünlere erişimle ilgili kimi aşamaları uzun vadeye yayarak farklı uygulayabilir.

Uzun vadede ekonomik modelin ulaşmayı hedeflediği aşamalardan biri de koordineli bir şekilde mahalle ölçeğinde fırınından mutfağına, çeşitli ürünlerin işlendiği atölyelere tüketimi organize eden oluşumların yerleştiği, çiftçinin ve diğer küçük ve örgütlü üreticilerin ürününü kendi yereline yakın pazarlara satabildiği koşulların oluşmasıdır. Bölgelerin her türlü ihtiyacını karşılayabilecek taban örgütlenmelerinin gelişmesi önem taşımaktadır. Bu hayalin İstanbul'un kendi yerelindeki üretimle ne kadar beslenebileceğini de kapsaması iddiasını geliştirmesi açısından önemlidir.

Gönüllülük ve İstihdam

Tüketim kooperatiflerini, üretim kooperatiflerinden ayrı düşünmeden hareket etmek istihdam ilişkisini de bu kolektif çabaların içerisine sokacaktır. Kentlerin yerellerinde kurulabilecek üretim kooperatifleri bu ilişkinin önemli bir parçası olacaktır. Özellikle kadınların dahil olduğu mahalli üretim kooperatifleri kurulup yaygınlaşabilirse, tüketim kooperatifleri ve kolektifleri bu oluşumlarla birlikte çalışabilir. Gönüllü ve ücretli çalışma ilişkisine bir ara çözüm yurtdışındaki kooperatif deneyimlerinde aranabilir. Kooperatife ortak olma ve kooperatif hizmetinden faydalanabilmek için kooperatif işlerinde ayda asgari üç gün çalışma şartı gibi uygulamalar bu kolektiflerdeki gönüllü emek ilişkisinin karşılıklı sorumluluk üzerinden gelişmesini sağlayabilir.

Deneyim Aktarımı ve Dayanışma

Eğer kooperatifleşmenin yaygınlaşmasını istiyorsak öncelikle geçmiş deneyimlerden ders çıkarmak, mümkünse bu deneyimleri günümüzün ihtiyaçlarına ve gidişatına uygun bir şekilde yeniden canlandırmak gerekmektedir. Sonrasında mevcut deneyimlerin tecrübelerinin yeni çabalara aktarılması önem taşımaktadır. Üreticilerle bu deneyimlerin bir araya gelmesi için farklı alanlarda çalışan ekiplerin hem deneyimlerini aktarmaları hem de dayanışması gereklidir. Bunu hem kentte kurulan kolektiflere deneyim aktarımı hem de üreticilerin örgütlenmesini teşvik etmek için düşünmeliyiz. Dünyanın farklı yerellerindeki özgün deneyimlerin takip edilmesi çıkarılacak dersler ve örnek alınacak modeller için önem taşımaktadır.

Bu doğrultuda özyönetim prensibiyle çalışan, kooperatifini kurmak isteyen her yerele ve sektöre destek verilmeli. Kooperatif ve kolektifler arasındaki dayanışmanın gerçekleşmesinde her bir ürünün veya üretici grubunun organizasyonun sağlanmasını bir kolektifin üzerine alması gibi sorumluluk paylaşımı temelli denemeler yapılabilir. Öte yandan resmi kooperatifleşmeyi tercih etmeyen gıda topluluklarının devlet nezdinde görünmez olması ve bu oluşumların kooperatiflerle iş birliğinde nasıl tasarlanacağı üzerine kafa yormak verimli bir model oluşturmamızı sağlayabilir. Toplumsal dayanışmanın fikri olduğu kadar maddi olarak da geliştirilmesi için ürünlere veya ortaklık paylarına nasıl bir düzenleme getirileceğinin de ayrıca düşünülmesi gerekmektedir. Son olarak gerek dükkân gerek ürün dağıtım yeri gerekse ortak etkinlik alanı, dayanışmanın geliştirilmesi için ortak mekanların ne kadar önemli olduğunu deneyimlerimiz üzerinden göstermektedir. Kooperatifleşmenin kendi mekanlarını oluşturması gerekliliği dayanışma için önem taşıyacaktır.

Dönüştürücü Etki

Kooperatifleşme çabasının sadece ortaklarına hizmet veren bir oluşum olmaması, toplumsal dayanışmayı geliştirmek için yöntemler geliştirmesi önemlidir. Benzer şekilde ürün temininin hitap ettiği kitlenin sadece müşteri olarak kalması dayanışma ilkesinin sadece üretici ile kurulan ilişkiden ibaret kalmasına sebep olacaktır.

Üreticileri örgütlenmeye yönlendirme küçük üreticiliğin birbiriyle rekabet etmesinden çok dayanışmasını teşvik etmeyi sağlayabilir. Burada örgütlenmenin belirli ilkeler etrafında devam etmesi de bir o kadar önemlidir. Örneğin tarımsal üretimde yerel, hibrit ve GDO'lu olmayan tohumların kullanımında taviz verilmemelidir ve kadın emeğini öne çıkaracak ilkelerde ısrarcı olunmalıdır. Üreticinin kentteki tüketici örgütleri tarafından dönüştürülmesinin hangi yöntemlerle sağlanacağı önemli bir noktadır.

Kooperatiflerin, üreticilerin bilgi ve tecrübesini geliştirmesi bir ihtiyaçsa da bunu üretici örgütlerinin kendilerine bırakmak daha tutarlı gözükmektedir. Örneğin çiftçiler Çiftçi-Sen bünyesinde agroekoloji okulları kuruyor. Bu okulların dört duvarsız, kara tahtasız okullar olması ve yaygınlaştırılarak gelişmesi öngörülüyor. Eğitici eğitimi ile her bilgiyi ve tecrübeyi edinenin bunları yakınındakine aktarması ve okulun agroekolojiyi adım adım yayması amaçlanıyor. Kentlerde de tüketimi örgütlemeye çalışan kolektiflerin yarı üretici/türeticiye dönüşecek bir perspektifte ilerlemeleri gerekecektir.

Sonuç Olarak

Kooperatifleşme çabasını sadece sağlıklı ve adil gıdaya ulaşacak örgütlenme modellerinin geliştirilmesi değil birlikte yaşamı sağlamlaştıracak ve alternatif dayanışma ağları olacak kooperatiflerin (yaşlı ve çocuk bakım kooperatifleri, üretim kooperatifleri v.s) kurulabileceği ilişkileri geliştirmek olarak görmek gerekiyor. İçinde bulunduğumuz çağın ruhunu yakalamayı başarabilen kalıcı örgütlenme modelleri çıkarabilmek, uzun vadeli hedefler belirleyebilen ve heyecanlı bir gelip geçicilik yerine örgütlü bir kalıcılığa dönüşme konusunda kayıtsız olmayan yeni yapılar kurmanın zamanı geliyor. Gezi'den çıkarmaya çalıştığımız dersleri ve kazanımları ancak bu şekilde devam ettirebiliriz. Başka bir hayatın mümkün olduğunu görmek, yaşamak dileğiyle.

Geri Dön